Yellen yellen ipe diz





"Issız adam" cennette..

Tarih: 15:08, 18/10/2009

Kategori: ZIRVALARIM



JSC Ahmet Hoca'nın "kadınlar eski kocalarına verilecek" lafı ilk
anda moralimi bozduysa da -bakınız alttaki yazı-biraz düşününce
o lafın aynı zamanda intikam alacağım günlerin de habercisi
olduğunu anlamam,bozulan moralimin yerine gelmesine sebep oldu.
Neden mi?
...
Issız Adam filminden esinlerek "Yemek yapan erkek seksidir.;
ay bayılırım ben bunlara" ayaklarıyla erkeklere yemek yaptırıp
çakma ıssız adamlar imal etme heveslisi bir kitle vardı ortalıkta.
(Gerçi hala da var ya...)
Hesaba göre adamlar mutfağa girip yemek yapacaklar,bunlar da
yiyip içip yan gelip yatacaklar.Akılları sıra hacimlerini büyütüp
suyun kaldırma gücünden daha fazla istifade edecekler.
Hatta hacimleri nedeniyle daha fazla su taşırıp,taşırdıkları suyun
ağırlığına denk bir kuvvetle de yukarı doğru itilecekler.
İtilmekten ne zevk alacaklarsa artık...
(Yazılarıma bilimsel değil diyen bre densizler!Bu ne peki?)
Halbuki adam gibi dizimin dibinde makul kiloda kalsaydınız da
sizi ben kucaklayıp kaldırsaydım daha iyi olmaz mıydı?

Ara nağme:
Bu arada;buradaki "ben"den kasıt,benim gibiler..
Yani "çişini aynı kargıdan yapan tipler" manasına...
"Aynı kafadan olanlar" da diyebiliriz;sakıncası yok.

Neyse uzatmayalım,buna karşılık ben de bir yazı yazıp "o zaman
kendinize birer aşçı edinin;hatta bonus olarak yanına yamağını
da ilave edin demiştim.
Elimden başka bir şey gelmediğinden "tosun gibi semirir de eve
bağa sığamazsınız inşallah" diye beddua etmiştim.
Ne yalan söyleyeyim,bu taraklarda bezim olmadığından kıskaçlıktan
çatır çatır çatladığımdan söylemiştim bunu.
Ama eninde sonunda ibrenin benim gibilerin tarafına döneceğini
bildiğimden ya da tahmin ettiğimden yine ya da umduğumdan
kafaya takmamaya çalışmıştım.
Ayrıca bugüne kadar gördüklerim kazın ayağının hiç de öyle
olamadığını söylüyordu.
Kadın kısmı kereste yontmaktan daha çok zevk alıyordu;
yontamayınca daha da üstüne düşmeyi seviyordu;dolayısıyla
yontulmuş,ayak arasında kedi gibi dolanan,gördüğü her ev
eşyasını tamir etme arzusuyla yanıp tutuşan,"canım"sız
"cicim"siz "hayatım"sız konuşmayan bu diyet erkek tiplerine
eninde sonunda prim vermeyeceklerini,sonunda dönüp dolaşıp
kuzu kuzu dizimizin dibinde biteceklerini biliyordum ama
yine de bu sinir sistemimin bozulmasına engel değildi.
İşin acı yanı o saatten sonra dönseler ne olacaktı ?..
Çakma ıssız adamların elinde büyük ihtimalle hepsi tosundan
bozma besili güzel olacak,vücutlarında,mevcut tüm ayıplarını
örttüğü gibi ilerde olası ayıplarını da örtecek kadar et/yağ
biriktirmiş olacaklardı.
Bu defa da onlar istese bile ben onları istemeyecektim;yani
her halukarda ellerim yine boş kalacaktı.
Yani "ha anan ölmüş,ha baban" durumuydu..
Lakin ellerim boş da kalsa bunların burunları mutlaka sürtülmeliydi
yoksa ne bu dünyada ne de öteki dünyada huzur bulamayacaktım.
İşte hocanın yukardaki lafları biraz daha dişimi sıkarsam mutlu
sona ulaşacağımı müjdeliyordu.
Peki nasıl olacaktı bu?
Gayet basit.

Bi kere cennette yemek yapmak gibi bir aktivite yoktu.
Ne istersen alası ayağına geliyordu zaten.
Yani "ay yemek yapan adama bayılırım şekerim" cümlesinin
"ay" la "şekerim" arasında kalan kısmı kadük oluyordu.
Dolayısıyla ortalıkta yemek olmadığına göre onu yapan
bir adam da olamayacaktı.
Haliyle seksisi de..
Geriye ne kaldı?Erkekliği mi?
Zaten orada böyle bir sorun yoktu ki..
O "erkeklerin üçte ikisi jöle gibi" araştırması dünyada kalmıştı.
Cenette ise herkesinki ayazda kalmış bekçi bastonu gibiydi..
E o zaman kim öperdi "yemek yapan seksi hıyar"ı..
Yani yemek yapıyor olmak ayırdedici bir özellik olmaktan
çıkıyordu.

Sonuçta özellikleri hadım edilmiş bu adamlar,defolu mal gibi eski
karılarının elinde elinde kalacaktı.
Tıpkı öngörüsüzlüğünden yanlış mal istifleyen tüccarın mallarını
satamayıp elinde patlaması gibi..
...
Yahu düşündükçe zevkten ağzımın suları akıyor,toparlayamıyorum
ki mevzuyu..

Şimdi;ben bunların haline sırf ağzımla gülsem,eksik olur yazık olur.
Bir başka organım daha vardı,onu da devreye sokmam lazım aslında
ama,nereye koyduysam bulamadım.
Dur bakiim;şuralarda bir yerlerde olacaktı..
Aha işte burdaymış;arka tarafta pantolonun altında kalmış da
farkedememişim.:))))))))

E ne demişler keser döner sap döner...
Yok yahu!
Ne zaman bu lafı kullansam başıma bir iş geliyor.
Keser de sap da dönüyor dönmesine de,yalnız niyeyse sap hep
benim elimde kalıyor.
En iyisi sadece gülmek.
Aynen sayfanın tepesindeki smiley gibi.
...
Bir tavsiye:Henüz vakit varken yanlıştan dönün,tövbe edin.
Affedilme ihtimaliniz olabilir.

Benden söylemesi.


"İş dötü"

Tarih: 17:18, 11/3/2008

Kategori: ZIRVALARIM

Bu lafın cümle içinde kullanılışı şöyle:

-Tabi canım!Adam da iş g.tü yok ki..

Yani; tembel,iş yapmaya niyeti hatta yeteneği

olmayanlar için kullanılıyor.

Fakat bu nasıl bir döttür bilmiyorum.

Hareketsizlikten iyice semirmiş etli butlu insanı

oturduğu yerde rahat ettiren döşek gibi bir şey mi,

bilmem.

Şahsen kendiminkine baktım,et but hak getire..

Öğünmek gibi olmasın, gayet eli ayağı düzgün ayarı yerinde..

Tamam;şekil tutmuyor ama ya lafın ana fikri?

...

Yapmam gereken işler var,öteliyorum.

Blogda da bi halt ettiğim yok.

Yorum yazmak,yazılan yorumlara cevap vermek ölüm gibi..

Hatta geçen Atalet'e "ortak nokta bi tek redbulla olmaz;aynı heykeli beğeniyor

olmak da ortak nokta" diyecek,aklım sıra şirinlik yapacaktım onu bile yapamadım.

...

İnsanlar kendi kendine konuşmaya meraklıdırlar ya..

İç ses hani..

-"Kendi kendime 'Oğlum Necati!' dedim.."le başlayan cümleler kurarlar ya..

Öyle bile yapamadım.

Yapabilseydim,Dunge'nin dediği gibi "Gergin efendi!Bloglar yan gelip yatma yeri

değildir;kaldır kıçını da iki satır bir şeyler yaz!" diyecektim.Baktım tadım yok,

"amaan sende..Acelesi mi var,bir ara söylerim" deyip vazgeçtim.

...

Bir türlü çalışma masasına oturup ders çalışmaya başlayamayan çocuklar gibiyim.

Onlar da sanki üzerine bombalı paket konmuş gibi bir türlü çalışma masasına

yaklaşmazlar.

Ya su içecekleri tutar,ya bir şey yiyecekleri..

Hiç bilemezlerse sanki otobüse bineceklermiş gibi ne olur ne olmaz diye iki de bir

tuvalete giderler.

...

Bundan üç dört hafta evvel sevgili sponsorumgille "brunch"a gittik.

Doğrusu cümle içinde böyle mi kullanılıyor bilmiyorum ama belki bilmeyen vardır diye

bu brunch meselesini anladığım kadarıyla açıklayayım..

Şimdi;"Dur bi kahvaltı yapiim" diyorsun,

-"Oha!Bu saate kahvaltı mı kalır?" diyorlar..

"E o zaman öğle yemeği yiyelim" diyorsun,

-"Ohoo daha iki saat var" diyorlar.

İşte iki arada bi derede o an yapılan yeme-içme faaliyetine brunch deniyor.

Aslında yediğin içtiğin malzeme aynı da adına kahvaltı ya da öğle yemeği demene

izin vermiyorlar.

Ne brunch ne de başka bir isim vermeden yiyip içsen kızıyorlar mı,işte orasını

bilemiyorum.

Uzatmayalım gittiğimiz yer deniz kıyısında hafiften yeşilliklerle kaplı  bir kamp yeri..

İçinde ayrıca restoranı filan da var.

Biz gittiğimizde daha sezon başlamamasına rağmen karavanlar çoktan yerini almış,

millet tatil havasına girmişti bile..

Hatta abartıp don gömlek oturanlar bile vardı.

İşte ben bu tatil havasını ve mekanını görünce aslında benim ruhuma hitabeden

işin bu tür bir iş olduğu kanaatine vardım.

Artık bu mesleğe ne ad veriliyorsa..

"Turizmci" mi,"kampinkci" mi..

Her ne haltsa..Çok da önemli değil.

Şöyle bir düşündüm de..

Zaten siyahı az beyazı bol sakalı bırakmışım..Yani işin sakal bölümü tamam..

Önce bi body salonuna gidip omuzları,triceps'leri şişirsem..

Daha vaktim var..Üç dört ay bu işe yeter..Bilen bilir,vucudun bu bölgeleri kısa

bir çalışmayla hemen kendini belli eder..

Üzerine biraz bronzlaşşsam,body atletimi giyip kafama da bandanayı bağlasam..

Hatta racona ters olsa da bir de korsan küpesi taksam..

Gerçi çocuklar buna itiraz ettiler,"top baba" istemeyiz diye..

"O iş vucumuzun kulak memesiyle değil ekvator bölgesi civarıyla alakalı" desem

de ikna edemedim ama iki gün sonra karşıma kulağı küpeli "top oğlanla" gelme

ihtimallerine karşı notumu da almayı ihmal etmedim.

Uzatmayalım "o turist bayanı senin bu turist bayanı benim" şeklinde turizme

hizmet etsem...

Hayatından memnun her bir turist bin turist getirse,hem ben hem memleket

kazansa..

...

Daha uzatmama gerek var mı?

Bu hayallerle meşgul kafadan iş çıkar mı?

Kalkmış Viva da oradan laf atıyor "Haftalık Blogcu" diye...

Fazla da kafamı bozmayın,bağlarım kafama bandanayı...

...

Okuyucu:

-Çok da şeyimdeydi sanki...

 




Tibet yaylalarında yaylayamadım...

Tarih: 21:24, 1/3/2008

Kategori: ZIRVALARIM

Ne zaman içim daralsa google efendinin başına çöreklenir, sanal uzak doğu gezisi yaparım.

Bana iyi gelir bu.

Tibet'in yaylalarına doğru giderim.

Hani milletin ferrasini satar satmaz koşturduğu yerlere..

Sisli puslu hava,yeşillik,manastırlar,rahipler filan..

Bana değişik gelir,bulunduğum ortamdan uzaklaştırır,

kafamı dağıtır.

İki kaşının arasına dom dom kurşunu yemiş gibi benli

kadınların yaşadığı Hindistan'ı ayrı severim.O benin

ya da işaretin evli veya bekar olmakla alakası varmış

galiba,tam emin değilim.

 

Belki de "kurşun"u yiyenler pardon evli olanlar benli olanlardır,ne bileyim.

Aklıma öyle geldi işte..

Mesela bunlardan benli ya da bensiz farketmez birini araklasam,kaplan avlamakta

kullandıkları sepetli fillerden birinin sepetinin içine atsam...

"Sepetli fil" fantezisi..

Naapiim canım;Allahın bildiğini kuldan mı saklayacağım.

...

Nedensiz bir şekilde günlerdir tadım yok.

O nedenle de kendime yeni bir gezi düzenlemek için PC'nin başına geçtim,başladım

araştırmaya..

İlk önce bu hatunu buldum.

Gerçekten Hintli mi bilmem ama hoşuma gitti,koydum.

Araştırırken bu defa  "Dünyanın en mutlu adamı"nı anlatan bir yazıya denk geldim.

Tabii kendim neşesiz olunca yazı ilgimi çekti.

Okuyunca anladım ki mesele bildik mesele..

Yine uzak doğu,yine manstır,rahip meselesi..

Bu defa adam ilginç.

Adam  Harvard Üniversitesi mezunu Matthieu Ricard adında dünyanın sayılı Budizm uzmanlarından biri..

Hikaye uzun da ,özetlersek klinik testler sonucu mululuk ya da mutsuzluğun

noktaları +0.3/-0.3 iken bu zat-ı muhtereme ait veri -0.45’miş.

Bu da diğerleri gibi yememiş içmemiş başkaları da mutlu olsun diye oturmuş bir de

kitap yazmış.

Makalenin yazarı (İncihan Oluç) tam da benim düşündüğüm şekilde yorumlamış

meseleyi:

"Tabii bütün bunları duyunca insanın aklına ister istemez şu geliyor: Ricard’ın içinde

yaşadığı huzurlu ortamda, Himalayalar’ın eteklerinde, karşınızda nefes kesen bir

manzara, içinize çektiğiniz tertemiz hava varken ve tek derdiniz rüzgâr çanlarınızın

cilalanmasıyken, mutlu olmak pek de zor olmasa gerek. Esas mesele, Allah’ın her

günü İstanbul trafiğinde üç saat sıkışıp kalarak, hava kirliliğinden dolayı her sokağa

çıktığınızda “Acaba atmosferde oksijen tükendi de benim mi haberim olmadı?” diye

düşünerek, iş ortamındaki gergin ortama tahammül ederek, her ay birikmiş borçlarınızı

ve kiranızı ödeyebilecek miyim hesapları yaparak yaşarken mutlu olabilmek."

...

Bu tür uzak doğu meraklısı birinin hikayesini anlatan bir yazısı vardı Selahaddin

Duman'ın.

...

Amerika’nın en zengin adamlarından biri meraka tutuluyor..

Önüne gelene “Hayatın anlamı nedir?” sorusunu sorup duruyor.
Aldığı hiçbir cevaptan tatmin olmadığı için bunalıma giriyor.

Sonra birisi  “Valla bunu bilse bilse o bilge kişi bilir” diyor.

O bilge de Tibet’te yüksek bir dağın tepesinde tek başına yaşayan biri.

Hesaba göre o bilgenin yanına çırak girecek,müritlik yapacak,kapısında hizmet edecek.

Tek şart var,o da o bilge kişiye kul olmak için her şeyden vazgeçmek..

Malını mülkünü dağıtıp,beş parasız kalmak.

Uzatmayalım,adam denilenleri yapıp soluğu o bilgenin yanında alıyor.

Yıllarca onun için çalışıyor,yemeğini,temizliğini yapıyor,ateşini yakıyor falan..

Ancak bilge onunla hiç ilgilenmiyor,konuşmuyor.

Yıllar böyle geçiyor.

Sonunda bir gün bilge keşiş insafa gelip Amerikalı'ya ne istediğini soruyor.

“Hayatın sırrını merak ediyorum üstat..” diyor Amerikalı..

Keşiş biraz düşünüyor ve "Hayat akıp giden bir sudur..” diyor.

Tabii Amerikalı’yı bu cevap delleniyor..

Hayatın sırrı bu kadar basit olabilir mi? Milyarlık servetinden bunun için mi vazgeçti? Bunca çileyi, acıyı bu basit cümle için mi çekti..
O sinirle bilge kişiye çıkışıyor..
“Be adam.. Hayatın sırrı bu kadar basit mi? Nasıl olur da hayat akan bir su olur?”
Bu kez şaşırma sırası Bilge’ye geliyor..
“Neee! Yoksa hayat akıp giden bir su değil mi?”

...

Kafam dağıldı,lafı nereye bağlayacağımı unuttum iyi mi?

Neyse,en iyisi ben şu "sepetli fil ve Hintli hatun" meselesini tekrar gözden geçireyim de..

Sonra görüşürüz.

Bu arada unutmadan;yarına "PazarLIK" için elimde çok güzel okullu öğrencili  fıkralar var

duyduk duymadık demeyin,haberiniz olsun.

En az elli yorum alırım herhalde..:))

 

 

 




SON YORUMLAR SON YAZILAR
Dileğinizi ekleyin Yazılarla alakası olmayan laflar sokuşturmak için Technorati Add to Technorati Favorites