Omuzunda ağlanacak erkekler..



Bu sabah blogda temizlik yaptım.
Önceden yazıp da yayınlamaktan vazgeçtiğim yazıları
gözden geçirip güncelliğini kaybetmiş olanlarını sildim.
Bu arada nasıl olmuşsa başka bir blogda okuduğum bir
yazının üzerine ben de bir iki laf etmişim ama devamını
getirip yayınlamamışım.
Okuduğum yazı 3 sene öncesine ait olmasına rağmen hâlâ
güncel,ve güncelliğini de sürdürmeye devam edecek gibi
görünüyor.
Neyse,gelelim yazıya..
Yazının sahibi "stildanışmanı"..

Ayakkabı üzerinden erkek tarifi yapıp aynen şöyle diyor:
"Hani derisi yumuşak, giydiğinizde çok rahat olan
ama asla
favori ayakkabınız olmayan modeller
vardır ya …
Hiçbir zaman sevgilimiz olarak göremeyeceğimiz,
sırlarımızı
paylaşıp omzunda ağladığımız erkekler.
Keşke kıymetlerini bilebilsek."

Orjinali de böylemiydi yoksa ben mi eksik not almışım bilmiyorum.
Ama sanki laf biraz arızalı..
Ama önemli değil;yine de ne demek istediği meydanda.
Aslında
burdaki "keşke" lafına bile "işim olmaz" anlamı yüklemiş.
Sadece "yahu bu keriz o kadar yükümüzü çekiyor.Biraz ayıp
oluyor ama elden ne gelir" demeye çalışmış.

Her zaman söylüyorum;kirpikleri unlu elinde ingiliz anahtarı
bozuk musluk sevdalısı adamdan bir numara olmaaaz.
Kadınların keleğine gelmeyin!"Bayılırım ben bu tip adamlara"
lafını yutmayın.
İhtiyaçları için her işten anlayan ucuz,kelepir ve de ekonomik
fahri ustayla,sıkıştıklarında dökülüp rahatlayacakları duygu
amelesi arıyorlar.
Merakı size değil.
Benden söylemesi.
Daha da karışmıyorum bu işlere artık.

Yaptığım alıntıdan çıkarılacak kıssadan hisse ise
aşağıdaki gibidir:
-Bizim bahçeden yemlenip komşunun folluğuna
yumurtlayanlara dikkat!!Keleğe gelmeyelim!
...
"Fotoğraftaki stiletto da neyin nesi" mi?
O benim işte.
Uzatmama gerek yok;anlayan anladı.

(0) Yorum yaz! yorumlar


Kadın yönetmen gözüyle



Hani sevişme sahnelerini bir de kadın yönetmenden izlesek
dedik ya..
İşi lafta bırakmadım,böyle bir şey var mı yok mu, araştırdım.
Birincisi adını hatırlayamadığım yönetmen Bilge Olgaç.
Ancak bahsettiğim konuyla ilgili onun bir şeyini bulamadım.
"Tutkuyu Filme Almak/Filming Desire" filminde düşündüğümü
yönetmen Marie Mandy gerçekleştirmiş.
Filmde tutku, aşk ve cinselliği görselleştirmeyi ve erkek
yönetmenlerle farklarını irdelemiş.
Filmin görüntülerini bulamadım ama araştırıyorum.

Ayrıca bu konu ile ilgili kadın yönetmenlerin düşünceleri ile
ilgili şeyler buldum.
Mesela birisi şöyle diyor:
"Erkek yönetmenler cinselliği kadın bedenini parçalayarak
görüntülendirirler,ama kadınlar için cinsellik erotik
bölgelerden ibaret değildir, cinselliği bir bütün olarak
algılayan kadın yönetmen filmine de kadın bedenini bütün
olarak yansıtır."

Biz de doğrusunun o olduğunu söyledik zaten.

Erkekler bu işi darbeli matkapla duvara dübel deliği açar gibi
yapıyor,duvarı delerken gerekli özeni göstermiyor dedik.
Sıva çatlamış mı ya da çatlar mı,boya badana bozulurmu
bakmıyor dedik..
Derdi alelacele vidalamak dedik..
Ve de yukarıdaki lafa bakarsak haklı çıktık.

İşin doğrusu haklı çıkınca gerçeği görebilen şu badem
gözlerimden öpesim geldi;ancak her zamanki hikaye..
Dudağım yetişmedi.
Onun yerine "Afferim lan kerata" deyip yanağımdan makas
aldım.Bir de fazla hırpalamadan saçlarımı okşamakla
karıştırmak arası bişey yaptım.
Hoşuma gitti tabii.
Takdir edilmek güzel..

Bu arada bir başka kadın yönetmenin "Kadının üstte olduğu
sevişme sahnelerim yıllarca Fransız Sansür Kurulu tarafından
sansürlendi."dediğini öğrendik.
Bunun nedenini çözemedim yalnız.
Ve de aklıma yine "ıssız adam" geldi..

Hani diyordu ya mesajda:
-Her şey free yalnız altta olmam. (Bunun gibi bişeydi işte)

O sahneyi görünce;
"A benim salaaam;altta kalmak daha iyi ya işte.
En azından dötünü sağlama alıyorsun.
Ya partnerin senin sandığın gibi değilse?
Görüntü tamam da,ya seslendirmesini erkek yapıyorsa?
Yani birazdan pandoranın kutusu açılıp da içinden "ufak" bi
kol böreği çıkarsa? (Adam yemek yapıyor ya..Lafı daha iyi anlar
diye bu örneği verdim.)

Yani,partnerin kadınadamsa?"
Daha mı iyi?" dedim.
...
Delimiyim neyim anlamadım ki..
Yahu bana ne kardeşim elalemin kıçının sıhhatinden?
Sanki adamın dötü üstüme zimmetli!
Dert ettiğim şeye bak.
Bırak,elleşme;görsün ebesinin patlıcan oturtmasını!
...
Yok birader;benim bu adama sinirim geçmeyecek;belli oldu.
Hayır,sorun değil de..
Olan şu caanım bilimsel araştırma yazıma oldu.

Ne diyeyim ki..
-Issız adalarda abazan Robinsonların eline düşersin de,delik
deşik olursun inşallah!

(0) Yorum yaz! yorumlar


Abazan yönetmenler..



Hafta sonu güya full time film izleyecektim.
Hani bir laf vardır,"Kırk yılın başı hovardalığa çıktım,
ay akşamdan doğdu" diye..
Benimki de aynen öyle oldu.
Olanları değerlendirdiğimde benim bu evde bu tür aktivitelerde
bulunma şansımın olmadığına kanaat getirdim.
Nedenini boş verip gelelim ne yaptığıma..
Baktım aklı başında film izleme şansım yok,ben de korku-gerilim
türü filmleri izlemeye karar verdim.
Nasılsa kaçırmamam gereken ne bir söz ne bir sahne olur.
Dikkat göstermem gerekmez.
Neticede öyle yaptım.
İlk başta "Unborn"..
Üstüne "House"ile "The descent"..
Tabi hiç biri kayda değer filmler değil.
Kim çekmiş kim oynamış bakmadım bile..
Sadece izledim.
Sonra izleyemediğim,kaçırdığım yerli filmlerin fragmanlarına göz
attım.
Ortak nokta,mutlaka kafa göz yararcasına bir sevişme sahnesinin
olması.(En azından benim izlediklerimde öyle)
Yani hala eli ayağı düzgün estetik sevişme sahnesi çekebilen bir
Allahın kulu yok.
Sanki ömrünü bir mağarada kadın yüzü görmeden geçirmiş de
"ilk yakaladığımı kevgire çevirmezsem namerdim" açlığı içinde..
Bu tür sevişme sahneleri bana eski Yeşilçam filmlerindeki zengin
sofrasına bir şekilde oturma şansı bulmuş aç tiplerin,ağzına burnuna
soka soka,sağa sola saça saça bir şeyler yediği sahneleri hatırlatır.
İkisinde de motivasyon kaynağı açlık.

Peki ileri seviyede cinselleği henüz yaşamamış birinde bu sahneler
nasıl bir etki yaratır?
"Yahu ben niye duruyorum hâlâ" mı dedirtir yoksa "almiim alana
da mani olmayim" mi?
Belki abartıyorum ama doğrusu ben pek sevmedim bu hoyratlığı.
Tamam;bu işte kural filan yok;her şey spontane..
Sonu nereye nasıl gider,onu ilgili kişilerin o anki arzuları yönlendirir..
Neticede bu tür sahneler de dahil,daha haşin anlarda yaşanır ancak
neden yönetmenlerin tercihi hep bu yöndedir?
Asıl merakım bu.
Ve de hala aptal saptal masa,tezgah üstü fantezileri...
Sıkılmadım;bıktım.
Belki de iyisini yabancı filmlerde gördüğümden bunlar yavan geliyor
olabilir,ne bileyim.

Bir de,bu tür sahneleri kadın yönetmen gözüyle görmek isterdim..
Acaba yorumu nasıl olurdu?
Sanki böyle bir şey hatırlıyor gibiyim ama..
Yönetmen kimdi,filmin adı neydi hiç bilmiyorum.
Böyle bir şeyden haberdar olan varsa yazsın,bilelim.

Son olarak..
En gıcık olduğum bir şey de filmin başından sonuna kadar olur
olmaz yerde slogan haline getirdikleri bir cümleyi tekrar etmeleri.
Bunu seyircinin kafasına çakmaya çalışmaları.
Sanki unutulmaması gereken çok matah bir laf gibi..
En yakın örneği "gölgesizler"den..
"Kar neden yağar,kar"
Kar yağmayan köyde ortaya atılmış bir soru..
Biz de saf saf bu lafların altında derin mânâlar arıyoruz.
İlginçtir kimse de "ne diyor yahu bu" demiyor.
Belki filmin esinlendiği romanı okumak gerekir bunu anlamak
için ama o zaman da filme ne gerek var diye sorarım..
Kısacası ciddiye almamız istenen bu tür filmler aslında yaygın
adıyla "yönetmen mastürbasyonu"...

Uzun lafın kısası,bu hafta sonunun gündüz seansından hiç
memnun kalmadım ben.

Suare mi?

Size ne?
Herşeyi anlatacağız diye senet mi yaptık?

(0) Yorum yaz! yorumlar


Monica mı,Fahriye mi?



Vatan gazetesi bu fotoğrafı koyup soruyor:
-Monica mı Fahriye mi?

Şimdi "başka mevzumu bulamadın?" diyen olabilir.
Hemen cevabını verelim.
Koca ulusal gazete bunda haber değeri bulup yayınlamış.
Bense kendi halinde bir blogcu olarak koymuşum,çok mu?
Hem benim geçerli nedenim var:
-Ayıptır söylemesi Monica'nın hastasıyım.

Hem bu soru göz ve kıskançlık testi için bire bir.
Bir defa cevap vermeden önce bir an bile olsa Fahriye'ye
son bir bakış atma gereği duyanlar kesinlikle fesat.
Çünkü bu,"Fahriye" diyebilmek için onda umutsuzca ele avuca
gelir bir şeyler bulma gayretinden başka bir şey değil.
Yok,işin içinde kıskançlık yoksa o zamanda gözleri bozuk.

Allah aşkınıza ikisine bir bakın.
Fahriye birazdan yaprak sarmaya mutfağa gidecek gibi
dururken,Monica başka bir şey diyor.
Ne dediğini burada söylemem ayıp olur.
Monica'da her tür kadın karakteri var.
Giydir,hanım hanımcık romantik gözlerle baksın dursun.
Soy,azgın bakireyi oynasın.

Özcan Deniz'e Fahriye Monica benzerliğini sormuşlar (nereleri
benziyorsa..)
Fahriye daha güzel demiş.
Fahriye dizinin dibindeyken ne desin adam?
-Monica verdi de biz mi almadık?

(0) Yorum yaz! yorumlar


Tatil planım



Öncelikle bir kısım "Fesat Fatma"lar için belirteyim,yarın
ve de Pazar günü "denize gittim çimdim,arkasından da
iki tek attım,bira içtim veya oralara buralara gittim"
türünden bir aktivite içinde olmayacağım.
Yani fesatlığa gerenk yok.
Niyetim iki gün boyunca ayağımı uzatıp evde film izlemek.

Bu bloğa geldiğimden beri bir şey dikkatimi çekiyor.
O da herkesin profilinin filmlerle,kitaplarla vs. dolu oluşu.
Benimki ise garibanın buzdolabı gibi.
İçinde savaş gazisi gibi kafası bandajlı sıçanlar dolaşıyor.
Haliyle insanın zoruna gidiyor bu durum.
Gerçi ben de film izliyorum ama isimlerini bilmiyorum.
Bir de benim izlediğim filmlerde bi tuhaflık var.
Pek öyle uzun cümlelerle konuşma olmuyor mesela..
Çoğunlukla "aah" "oohh" "nayn nayn" yada "ya ya"
"yes yes" " fak fak" gibi bölük pörçük kelimeler oluyor..

Toplasan yekününden eli ayağı düzgün bir cümle çıkmaz.
Bir de bitmek tükenmek bilmeyen bir aksiyon.
İnsanın gözü kaşı kararıyor.
Ve de bu aksiyon esnasında silah yerine garip aparatlar
kullanılıyor.
Daha doğrusu bir tane aparat var da,iki kişi ortaklaşa
kullanıyor.
Ama sen çok kullandın ben az kullandım diye maraza çıkmıyor.
Hatta iyi oluyor manasına "ohh ohh" deyip duruyor ötekisi.
Yalnız bu aparatlar sık sık bozuluyor mu yoksa arada bir
ayar vermek mi gerekiyor bilmiyorum,diğeri yetkili servis gibi
hemen olaya müdahale edip epey bi uğraştıktan sonra tekrar çalışır
vaziyete getiyor,arkasından aksiyon kaldığı yerden devam ediyor.

Bir de bu filmleri ne zaman izlesem dejavu yaşıyorum.
"Lan sanki ben bunu daha evvel izlemiştim" diyorum.
O yüzden kendi tarzımın dışına çıkıp Atilla Dorsay'a ya da
Ali Hakan'a fikir danışmaya karar vermiştim ama birinin
tavsiyeleri tatil günü çekilmez;diğeri ukalalığından film
beğenmez,yanlış yönlendirir..
Ben de o yüzden kulağıma çalınan,milletin sıkça lafını ettiği filmleri
izlemeye karar verdim.
Hem bir toplulukta lafı geçse avanak avanak bakacağıma edecek
bir çift lafım olur.
Planım şöyle:
İlk iş "ıssız adam"ı izleyip bir iki meze tarifi almak.
Hem inadımdan hem de Ayla Dikmen'in şarkısını bünyem
kaldıramayabilir diye korkumdan izlemeyip sallamıştım.
Ayrıca "yemek yapan erkek" modelini başımıza bela ettiğinden,
içinde "ana avrat ve de sülale"kelimeleri geçen veciz sözler söyler
bahaneyle rahatlarım.
...
Önce aklımda gözleme yapmak vardı ama her zaman söylediğim
gibi üzerimde o tür işleri yapacak organ barındırmadığımdan
vazgeçtim.
Hem elime tipime de yakışmaz.
Hani deveye sormuşlar "mesleğin ne?" diye de..
O da "terzi" deyince "ne de yakışır haspaya" demişler ya..
Benim ki de o hesap işte..
Devenin dikiş dikmesi gibi bir şey olur herhalde..

Neyse.."Issız dürzü"nün katkılarıyla nevalemi düzdükten sonra
"Erkekler ne söyler kadınlar ne anlar"ı izlemek istiyorum.
Bakalım kadın kısmı bizim lafları hakikaten kulaklarıyla mı
dinliyor yoksa kullandıkları başka bir techizat var mı?
Bizim laflar o zarif kulaklardan geçip beyne ulaşıncaya kadar
nasıl bir evrim geçiriyor,meraktayım..
Acaba "ben derim İstanbul boğazı,sen anlarsın yandı gözümün ağzı"
türünden kulaktan kulağa oyunu gibi bişey mi,yoksa bu işte kasıt
filan mı var?
Öyle ya..
Bu kadar iletişim kabızlığının bir nedeni olmalı..
Daha sonra da Benjamim Button'un tuhaf hikayesi ve de Melekler
ve Şeytanlar var sırada..
Araya benim filmlerden de bir iki parça attım mı...
Daha ne olsun..

Kısacası,buralardayım..
Canı sıkılan olursa beklerim..

(0) Yorum yaz! yorumlar


Bir kız sevdim..



Bu sabah erken kalktım.
Üstelik de keyfim yerinde,kıpır kıpır bi vaziyetteyim..
Kendi kendime şüphelenip "hayırdır,bu ne iş?" diyemeden
baktım yazım gelmiş,dökülecek yazı editörü arıyor..
E duracak değildim herhalde;oturdum PC'nin başına..
"Ulen" dedim,"tam havası;yaz şööle buram buram aşk meşk
kokan duygusal bir yazı yaz da gözlerimiz buğulansın,sevgi pıtırcığı
olalım."
Hatta yayınladığımda da bloğun altından "blogda duygusal anlar"
diye yazı kaydırırım tam olur.
Fikrimi beğendim ve başladım yazmaya..
Bu arada yazıya afili bir de başlık buldum:

-Bir kız sevdim,onun da tayini çıktı!


Tabi tayini çıkan kız değil,babası..
Gerçi babasının tayini çıkınca haliyle kızının da tayini
çıkmış oluyor ya,neyse..
...
Niyetim,nasıl olsa zaman aşımına uğradı diye korkmadan
çekinmeden ilkokul aşkımdan bahsetmek..
Daha doğrusu derdim kişi ile ilgili bilgi vermek değil,o zamanlar
nasıl duygular içindeymişim onu anlatmak..
Başladım dökülmeye..
O döneme ilişkin aklıma ilk hoş şeyler geleceğine canımı sıkan
şeyler üşüştü.
En başta da tatil!

O vakitler tatiller benim korkulu rüyamdı;tatil dendi mi,üzerime
karabasanlar çökerdi.
Tatil demek ayrılık demekti çünkü.
Hadi hafta sonları neyseydi de bayram tatiliyle,on beş günlük sömestre
tatili perişan ederdi beni.
Hele hele yaz tatili,ölümden beterdi.
(Allahtan o zamanlar bayramların kıçına başına ek yapıp
sündürülmüyordu.)

O yüzden hala bu Mayıs ayının bu son günlerini hiç sevmem ben.
O günleri tekrar yaşıyormuşçasına içim kararır,daralırım.
Neyse yazdım çizdim bitince tekrar okudum,ama yazdıklarım hiç
hoşuma gitmedi.
Yavan geldi;sanki bir şeyler eksikti.
Hatta alışkanlıktan olsa gerek,biraz da sulandırmışım.
Düzeltmek için uğraşırken tam o ara ufaklık geldi.
Ufaklığın öğlen arası uğraması demek,birikmiş lafı var demek.
İlle de onu anlatıp rahatlayacak.
Ama bu defa benim de işime geldi.
Ağzından bir iki laf alabilirsek yazımdaki yavanlığın nedenini de
bulabilirdim belki.
Neyse,gel bakalım deyip içeri buyur ettik ama "bööle iyi"
dedi içeriye girmedi.
Mecburen çöktüm kapının önüne, kollarımı da dizlerimi destek
yapıp tahteravalli gibi uzattım ileriye..
Tam faytoncu muhabbeti modu yani..
(Belki "niye çöktün,ayakta dursaydın" diyen olabilir.Yazıyı
bilimsel bir havaya sokmak için bu fırsatı kaçırmayayım.
Pedagoglar çocukla konuşurken onlardan yüksekte durmayın,
aynı hizada olmaya gayret edin diyor da ondan)
...
Haliyle mevzu belli..
Oğlanın biri kızın birine arkadaşlık teklif etmiş de o da kabul
etmemiş.Bu defa oğlan başka bir kıza teklif etmiş o kız kabul
etmiş.
Bu defa ilk teklifi alan kız kıskanmış öğretmene bunlar çıkıyor
diye şikayet etmiş falan filan..
Her zamanki bilindik hikaye işte..
Anlatıyor da anlatıyor..
Bir ara rüzgar tersine döndü yani konu üzerime doğru üflenmeye
başladı.
Oğlanın birisi de bizimkine haber göndermiş!
Bunu duyar duymaz ilk tedbir olarak hemen tişörtümün yakasını
dişlerimin arasına alıp ısırmaya başladım.
Çünkü gidişata bakılırsa işin sonu kötü gelecek,gittikçe daha sert
diş sıkmam gerekecek sonra da dişler birbirine geçecek.
Anlayacağınız tişörtün yakasına boksör dişliği muamelesi
çekiyorum.
Allahtan meselenin sonu düşündüğüm gibi gelişmedi.
Bizimkisi güya oğlanı terslemiş filan.
Tabi bu numaraları ben yutmam;malımı bilirim;terslediyse bile
her ihtimale karşı nolur noolmaz diye açık bi kapı bırakmıştır
bu hıyar.
Uzatmayalım anlatacaklarını nihayet bitirdi,sonunu da şöyle bağladı:
"İşte böyle dostum;sevgilin mi var derdin var."
Ben, tam da "maraza çıkmadan hayırlısıyla şu mevzuyu sonlardırdık"
diyecekken ettiği lafa bak!

"Yürü lan hıyar;al ikiye,hemen gazla!Dooğru dersinin başına!" dedim.
(Malum;en büyük cezadır "dersin başı")
Tabii çok korktu.
Hatta ödü patladı:
-Tamam bebeğim;kızma!
Hay ben senin ....emi!
...
Biraz önce de çektiğim son fotoğrafımı göndermiştim feysden..
Cevap vermiş:
-Artist...;) çocuğum foto çoo hoş
...
Belli oldu canım!
Sonuçta olan benim caaanım dizlerime olacak.
Dayağı yiyeceği kesin de acaba odunu mu inceltsem yoksa üzerine
kalınca bir şeyler mi sarsam ona karar veremedim.

Şaka bir tarafa da,ne zaman delireceğimi iyi bilirler de,yumuşak
yakaladılar mı fırsattan istifade işin suyunu çıkarırlar böyle..

Bu arada benim "aşk meşk" yazısı da başka bahara kaldı..
Belirteyim dedim.

(0) Yorum yaz! yorumlar


Kerime Nadir,Twilight vs.



Bugün blogları dolaşırken Tv'de sabah yayınlanan "kadın
programlarına farklı bir bakış" adı altında bir yazı okudum.
Blog sahibesi mealen:Kerime Nadir'in romanları yüzünden
on yedi yaşında aşık olup evlendiğini-burada bir saplama
yapayım.Ben de Kerime Nadir'in yabancı versiyonu Barbara
Cartland okudum bol miktar.
Ancak hiç aklımdan öyle bir şey geçmedi.
Hatta sanki sünnet edeceklermiş gibi köşe bucak kaçtım bu
işlerden.Gerçi sonuç değişmedi ama..
Yani etkisi tartışılır-kızı doğar doğmaz da o kitapları ortalıktan
kaldırdığını,kendi durumunu kızının öğrenmemesi için de
karı koca ilginç fikirler geliştirdiklerini,sonunda da imdatlarına
Serap Ezgü'nün programının yetiştiğini,çünkü kızı ne zaman
TV'yi açsa kocasından dayak yiyen kadınları gördüğünü söylüyor.

Gelelim bu mevzunun benimle ilişkisine..
Bundan iki ay evvel iki hatun adayı ile beraber şu meşhur
Twilight'ı izledim sinemada..
İzleyen bilir,Twilight bir aşk filmi.
Taraflardan birisi vampir olduğuna göre fantastik aşk hikayesi
demek daha doğru.
Neyse,bu iki sıpanın beni bu filme götürmekteki ısrarının nedeni,
kendilerinin ifadesiyle her ne kadar "daha zevkli" oluyor ise de
aslında âlâkası olmadığını ,asıl sebebin filmden payıma düşen
bazı dersleri almam gerektiği düşünüldüğünden getirildiğimi
anlıyorum.
Şöyle ki:
Filmin bir yerinde kız erkek arkadaşını eve babasıyla tanıştırmaya
getiriyor.Oğlan dışarda beklerken kız babasına meseleyi anlatıp
alıştığımız klişe lafla "ona iyi davran" diyor.Babası da melek olacağını
ima ediyor ve film benim açımdan misyonunu tamamlamış oluyor.
Yani o dakikadan sonra sinemadan çıkıp gitsem nereye gidiyorsun
diyen olmayacak.
Bilmem anlatabildim mi?
Devam edelim...
Filmin arkasından sinemadan çıkılıp kitapçıya gidiliyor,beş ciltlik
Twilight kitaplarından halen piyasada bulunan üçü alınıyor.
Bir kitap tavsiye edildiğinde ilk sorunun "konusu ne?" olması
gerekirken "kaç sayfa" diye soran bu iki sıpa kişisi her biri dört
yüz küsur sayfalık kitabın yarısını o gün okuyor.
Ertesi gün de ders aralarında okumak için okula götürüyor.

Neticede serinin tamamı kısa sürede hatmedilmiş olup,halen
ikinci defa okunmakta..

Önceleri "David'i siz alın Bella'yı ben" diye dalga geçerken bu
blogda okuduğum yazı birden aklımı başıma getiriyor ve bir
adet odun ediniyorum.
Eee..
Ne demişler kızını dövmeyen dizini döver.
Valla ayıptır söylemesi ben dizlerimi severim.
Şahsen canlarını yakmak istemem.
Ayrıca Bella'yı almaktan vazgeçmedim ama kızları da David'e
kaptırmaya hiç mi hiç niyetim yok.

Bilgilendirici not:
Her ne kadar "odun edindim" desem de zaten odunu bunlar
doğar doğmaz edindim,bir...
Aşk filmini aşk filmi yapan,ağzının suyunu akıta akıta izlemeni
sağlayan şey aslında film değil ,bizzat izleyenin kendisi iki....
Yani ,kafanda kadın/erkek yoksa aşk filmi de yok.

(0) Yorum yaz! yorumlar


<<Önceki Sayfa | 1 / 72 | Sonraki Sayfa>>